Âsûde Bahâr Ülkesi

Öyle güzel yaşayalım ki kabrimizde her seher bir gül açsın, her gece bir bülbül ötsün.

Her canlı doğar, kendisine takdir edildiği kadar yaşar ve can denilen emaneti, günü gelince, sahibine teslim eder. “Her nefs ölümü tadacaktır!”âyeti mucibince.

Buna inandık, iman ettik.

Bir gün bir yerde, hangi gün ve hangi yerde olduğunu bilmediğimiz bir vakitte, ölüm meleği âniden karşımıza çıkıverecek. Benim gitmeye niyetim yoktu, daha erkendi, yapacak çok işim var daha, haber de vermedin, çocuklarım, toplantım, tatil planlarım… diyemeden bizi ebedî yolculuğa çıkarıverecek.

Dünyada oyalanacak çok şey var. Hareket var, sevgi var, arzu var, hırs var, para var, şöhret var, güzellik var, arkadaş var, eğlence var. Var da var. Bunların varlığı bizi öyle bir sarıyor, öyle güzel çevirip kuşatıyor ki bir gün sonrasını düşünmek bile istemiyoruz.

M.Ö. 5.yüzyılda yaşamış olan Antik Yunan filozofu Sokrates; “Gerçekte kimse bilmiyor ölümün ne olduğunu, insana verilen en büyük iyiliktir belki ölüm; ama en büyük kötülükmüş gibi korkuluyor ondan.” demiş ya. Korkuyoruz ölümden. Çok korkuyoruz hem de. Belki de bu sebepten zihnimizin sınırları dışına itiyoruz ölüm düşüncesini. Sanıyoruz ki bu çark hep böyle dönecek. Bu devran aynen devam edecek.

Biz ölümü zihnimizden, gönlümüzden uzaklaştırmışken, rahat rahat yaşıyorken, ani bir haber geliveriyor. Bir tanıdığımız, bir arkadaşımız, bir dostumuz, sevdiğimiz veya çok değer verdiğimiz biri ahret yurduna göç etmiş. İşini, evini, mal ve mülkünü, evlat ve ıyâlini, dostlarını, dünyada değerli olan ne varsa hepsini, her şeyini bırakıp gitmiş.

Şair Cahit Sıtkı Tarancı ne demiş?

Neylersin, ölüm herkesin başında

Uyudun, uyanamadın olacak

Kim bilir, nerde, nasıl, kaç yaşında

Bir namazlık saltanatın olacak

Taht misali o musalla taşında.

Beklenmedik bir hadise olduğu için sarsılıyoruz. Beklemiyoruz, çünkü bu durumu düşünmüyoruz. Bunun için hazırlık yapmıyoruz. Devekuşunun başını kuma gömmesiyle eşdeğer hareket ediyoruz. Biz düşünmez, beklemezsek, davet etmezsek gelmez sanıyoruz. Yok sayıyoruz.

Yok saydığımız “var”, birden karşımıza çıkınca şaşırıyoruz. Varlığıyla sarsıyor ölümlü olduğunu unutan bizleri.

Derin bir boşluk hissi.

İnanamama.

Annesini kaybeden küçük çocuğun çaresizliği…

Elleri böğründe, ne yapacağını bilemeyip amaçsızca sağa sola bakınma, yalpalama…

Hayata karşı bir soğukluk…

Halbuki ölüm karşısında herkes için aynı olmuyor tepkiler. Bizim korkup fikir  atmosferimizden uzaklaştırdığımız bu düşünceyi neşeyle, huzurla karşılayan,  örnek alınası büyüklerimiz var önümüzde.

“Ölüm bir köprüdür, dostu dosta kavuşturur.”diyen Peygamberimiz, ölüm gecesine “şeb-i arus” ( kavuşma gecesi) diyen Mevlanâ’mız, “Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil.”diyen Yunus’umuz, “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber/ Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber” diyerek ölümün korkulacak bir şey olmadığını anlatan Necip Fazıl’ımız var bizim.

Ölüm karşısında şaşırmamak, yalpalamamak için büyüklerin manevi olgunluğuna yaklaşmaya çalışmak gerek. Onlar gibi olamayız belki ama ölümün dost olduğunu bilen ve onu cenk meydanlarında korkusuzca karşılayan atalarımızı düşünebiliriz. Ölümü, sevgiliye kavuşmayı engelleyen bir kapıyı açıp dışarı çıkmak olarak gören tasavvuf erbabı gibi, dünyaya ve dünya işlerine zerrece önem vermeyen kalender, gönül eri olan rindân gibi bir tavrı öğrenmeye ve içselleştirmeye çalışabiliriz. Çalışırsak başarırız.

Yahya Kemal, Rindlerin Ölümü şiirinde şöyle seslenir:

Hâfız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış:
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.
Gece, bülbül ağaran vatka kadar ağlarmış
Eski Şiraz’ı hayâl ettiren âhengiyle.

Ölüm âsûde bahâr ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.

Öyle güzel yaşayalım ki kabrimizde her seher bir gül açsın, her gece bir bülbül ötsün.

Nurhayat Örencik

Nurhayat Örencik

Edebiyatçı, hikayeci, yazar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir