Varoluş Terazisinde Ağır Bir Kefe: ‘Aşk-ı Hüdâ’

Önümüzdeki günlerde idrâk edeceğimiz Mi’raç Gecesi bize fikrî bir silkinme için yeni bir soluk getiriyor.

Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) gecenin bir kısmında Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. (İsra, 17/1).

‘Aşk-ı Hüdâ vesîlesiyle ‘urûcu  hatırlatabilecek  bir takım hissiyât…

    Varoluş kökenindeki gaye mâlike’l mülk olan Sultânın kendi zâtına duyduğu sevgi…Sınırsız bir varlık olan ruhâni özümüz bütün fikirsel engelleri aşarak mânevi urûcunu yaşayabilecek potansiyelde seyrediyor, âlemde her şey seyrediyor doğalına hasret çekerek. Lütüfkâr Sultanın nimetlendirdikleriyle beden elbisesinden sıyrılmaya çabalıyor. Beden elbisesinden âzad olmak isteyenler kategorisinde sadece insanoğlu mu var? Bir tırtıl olan  kozanın sahibi kanatlanıp uçtuğunda belki de bu dünya hayatındaki yolculuğunun gayesine ulaşmış oluyor. Sözcüklerin, fotoğrafların, maddeden bakılan pencerelerin değişmesi bugün anlamını kaybediyor zihnimde. Varoluş realitesindeki terazi devreye giriyor. Çoklar bir yumak gibi birbirinin üzerine sarmalanarak büyüyor. Bütün bu denizler köpüğü olan dalgalar denizin kendisine îşâret etmez mi? Hakîkât ise çocukların oyuncaklarını yarıştırması ve onları arkadaşına vermemek için cedelleşmesi katar komik ve oyalayıcı olarak dikiliyor karşıma. Suyun necâseti temizlemeye yetiştiği gibi istiğfârlar  yetişiyor günaha. Sâniyeler sonsuza ulaşırken îtîrâf ediyorsun zamanızlığı. Bir feryat koparıyorsun kadere. Şairin sözünü unutarak yapıyorsun bunu. Halbuki bütün kaderler karışıyor kaderine. Kaderlerin üzerinde hükmeden asıl kaderini umursamıyorsun. Tecellîler, kar tanelerinin yere her düşüşünde bir yenisinin gelmesine yerini bıraktığı gibi durmaksızın yenileniyor. Aşk celladına boynunu uzatan dervîşler gibi mâsum , canları o kadar helâl kaybolurlarken yeni resimler peyda oluyor. Kahve kokusuna yayılan hayaller filozofların mutluluk tanımlarına karışıyor. Göz kapaklarımda büyüyen Maslow’un hiyerarşiler üçgeni beni kendime doğru sürükleyerek inancımla bütünleştirirken  âyetler kulağıma okunuyor. Ben cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım. (Zâriyât, 56). Bütün varlığım bir yanılsama olurken bu defa yokluğumu haykırıyorum. Bir nefhayla başlıyor yeniden diriliş. Ben ona ruhumdan üfledim (Hicr,29) nidâsıyla cümbüş başlıyor. Tebessüm belirdiğinde  varlık gülümsüyor. En pürüzsüz ayna zuhûr ediyor. Güzelin aynası kendine çevrilince muhabetten hâsıl oluyor Muhammed. Kelimeler çabalarken varoluşu anlatmaya şiirler devreye giriyor.  

Sen bir denizsin ben dalga ucunda bir köpük
Bir tomurcuğum ben dalında ey ağaç
Sen ışıksın ben ayna karşında
Sen yüce gerçeksin bense bir düş

Annemal  Schimmel

diyen şair varoluş hakikatindeki düşsel varlığımıza dikkat çekiyor. Billur katreler dökülüyor semâdan. Mü’minin kalbine akıyor. Göz kulak oluyor her yer. Her şey tek vücûd, tek âzâ oluyor. Yere bir yaprak düşse dönüp bakıyorsun kısık çıtırtısına. Varoluşla kucaklıyorum âlemi. Edep ediyorsun istememeye. İsteyen yok mu diye çağıran Sultânın kapısında kapısını çalmama  küstahlığına kalkışmıyorsun. Bir Medîne rüzgarı esiyor hafiften. Resul’ün rehberliğinde uçuruveriyorsun duâlarını. Aşkla beziyorsun her bir lafzını. Gülden teraziler kuruluyor sonra. Dervîşlerin aşkı bir kefeye konulurken diğer kefeye de dünyevî aşklar konuyor. Yunus’un gönlü âlemin gönlü oluveriyor. Öyle genişliyor ki bütün gönülleri yutuyor ve arş’ur Rahman oluyor. Dervîş Yunus hayran oluyor. Gah  gönül evinden Firavunları kovalar gah Îsâ gibi ölüleri diriltir bu demde. Yağan karlarla kalbini beyazlatırken rahmet yağmurlarında ıslanır. Yunus varoluşuna döner. Bizi de kendiyle beraber yüreğini onun yüreğine katanları da alıp benine vasıl olur. Modern çağların spritüel söylemleri Yaradan’ın evrensel mesajında yerini alıverir. Affetmenin erdemliliği vurgulanırken bunu modernite adına yapıyorsunuz. Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmayı salık veren sûfî bakış en büyük affedicinin Hakk olduğunu söylerken bunu da sana öğretiyor. Nereye tutunacağını bilemeyen karanlıklarda kalmış zihinlerin metamorfozu Hakk’ın urvetü’l vüskasına (sağlam kulp) yapışarak yeni benliğiyle tanışıyor. Selâmı yaygınlaştırmayı unutan inançlı gönüller eserlerini yaygınlaştırmaya çalışırken varoluşundaki ince hikmeti hatırladığında yeniden aydınlanacaktır. Gönül kalesinde tevhîd bayrağı dalgalandığında ruhumuz bütün ağırlıklarından kurtulup Sultân’ın emânına girer. Varoluş terazisinde ağır bir kefe dile gelir, semâya başlar zannımca. Ney’in lâhûti sesinde şöyle terennüm eder zikri kalbe indirenler:

Semâ safa, câna şifa, rûha gıdadır
Dervîş olana lâyık olan aşk-ı Hüdâ’dır.

 

Emel Ortakcı

Emel Ortakcı

Emel Ortakcı

Fransa’da dünyaya gelen yazar, Tasavvuf kültürü ve edebiyatı alanında yüksek lisans yapmaktadır. Özel kurumlarda Türk dili ve edebiyatı öğretmenliği yapmıştır. Tasavvuf ve edebiyat alanında yazıları bazı dergilerde yayımlanan yazar modern insan tanımlamasına “öz aynıdır yeter ki başlangıç ve bitiş noktasından oluşan yaşam dairesinde hilkat gayesindeki yerimizi fark edebilelim, modernite buradadır.”diyerek yorum getirir. Yazmak, kendini arama yolculuğunda benlikten yansıyan izdüşümler olması cihetinden paylaşılmaya şayandır, fikrini benimser. Madde mana muvazenesini yapabilmenin saadete götüren bir bakış olduğuna inanan yazar hür ruhlar olabilmenin yolunu da kişinin kulluk bilinciyle hayatına hakim olabilmesine bağlar. Kendi varlığını anlamlandırma gayesi olanlar için de Şeyh Galip’in: “Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen / Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen” sözünü hatırlatır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir